Tarihte ilk Film Süleymaniye'de


    

August ve Lumiere kardesler 1895 te sinematografiyi buldular, yani resimleri hareketlendirerek perdeye yansitmayi basardilar ama onlardan çok önce Abdüllatif Efendi, 1870li yillarda Süleymâniye Câmii’nin minâreleri arasinda hareket ettirmisti resimleri. Lumiere kardeslerin ilk sinema filmi, tren garina giren büyük bir trenin hareketli görüntülerinden ibâretti. Abdüllatif Efendi’nin Süleymâniye’de gösterdigi filmde ise Unkapani Köprüsü’nün üstünden fayton, altindan kayiklar, baliklar geçiyordu.

     Ilk hareketli isik gösterisini Lumiere kardesler degil Abdüllatif Efendi yapmisti. Ilk sinema filmi de Paris’teki Grand Cafe’de degil, Istanbul’daki Süleymâniye Câmii’nde gösterilmisti.


     YILDIZLARLA YALDIZLANAN MINÂRELER

     Ramazanlarda câmilerin kubbeleri, gökten yagmis yildizlar gibi kandillerle taçlandirilir, minârelere isiktan duvaklar, kaftanlar giydirilirdi. Uzun ve karanlik geceleri aydinlatmak, dînimizin gizli güzelliklerindendi. Osmanlilar bu geceleri kandillerle, mahyâlarla ihyâ ettiler. Hiristiyanlarin Noel agaci süslemelerinden önce bizim, câmi minârelerini süsledigimiz mahyalarimiz vardi.

     Bir yabanci seyyah der ki: “Dünya yüzünde sevilmeye ve sayilmaya layik Türklerin hiçbir medeni eserleri olmasa bile, yalniz su gökten yildizlari toplayip minâreler arasinda yazi yazmayi akil etmeleri ve bunda muvaffak olmalari, onlarin medeniyette ne kadar ileride olduklarinin bir ifâdesidir.”

     YILDIZ YAGMURU MAHYALAR

     Simdi biraz mahyadan bahsedelim. Arapçada “hayat” anlamina gelen mahya, Farsçada “aylik” demektir. Istanbul’da ortaya çikan mahyacilik sanati, evlâdiyettir. Evlâdina bu sanati devretmek için mahyacilar sûrâyi evkafta imtihan olurlardi. Bir ay çalisan mahyacilar, 11 ay maas alirlardi. Lâkin maaslari çok azdi. 11 ay zarfinda da çirak yetistirirlerdi. Câmilerde mahyaci odalari vardi. Fatihte merkez karakoluna karsi, kösedeki sibyan mektebinde mahyacinin icrâyi sanat etmesine ve talebe yetistirmesine mahsus odalar bulunuyordu.

     ILK MAHYA

     Sultan 1. Ahmed döneminin meshur hattatlarindan Fatih Câmii Müezzini Hattat Hâfiz Ahmet Kefevî, ilk mahyayi hazirlayan zâttir. Hazirladigi hat levhâsini Sultan 1. Ahmed’e hediye etmisti. Levhâyi çok begenen Pâdisah, Hattat Kefevî’den levhâyi isiklandirarak Sultanahmet Camii’nin minâreleri arasina asmasini istedi. Hattat Ahmet’in, Sultan Ahmet için hazirladigi mahya, Sultanahmet Câmii’ne asildi. Böylece, Osmanli devrinde ilk mahya ortaya çikmis oldu ( 1616 ya da 1617 ).

     Osmanli Devleti’nin son mahyacisi olan Haci Ali Ceylan’in yetistirdigi talebeleri, bu âdetin hâlâ devâm etmesine yardimci oluyorlar.

     Sultan 3. Ahmet, sadrâzami Dâmat Ibrahim Pasa’ya, tüm selâtin câmilerine mahya asilmasini emretmisti. Zira selâtin câmileri disindaki câmilerin tek minâresi vardi. Daha fazla minâreli olmasi da yasakti zaten. Sonralari tek minâreli câmilere de kubbe alemi ile minâre arasina, ya da tek minâreye uzatilan sirik üzerine mahyalar kurulmustu.

     Selâtin câmilerine mahya asilmasini emreden Sultan 3. Ahmet, Eyüp Sultan Câmii minârelerini kisa buldugu için, daha önceden birer serefeli olan minâreleri yiktirarak ikiser serefeli yaptirmisti.

     Üsküdar’da Mihrimah Sultan Câmii de evvelâ tek minâreli iken, Üsküdar halki “Burada da mahya isteriz, yalniz Istanbul’da kuruluyor” deyince Üsküdar Mihrimah Camii’ne bir minâre daha ilâve edilmisti.

     

     RESIMLI MAHYALAR

     Lâle devrinden sonra mahyalarda Ramazanin 15 ine kadar yazi, 15 inden sonra resim olurdu. Ramazan geceleri halk, câmi câmi dolasarak mahyalarla yapilan resimleri seyrederlerdi. Kandillerle çesitli yazilar yazan, resimler yapan mahyacilar, bu alandaki mahâretlerini, sâdece Ramazan ayinda icrâ etme imkânina kavusurlar, sâir zamanlarda baska sanatla veya zanaatla mesgul olurlardi.

     Mahyada yazilan yazilar umûmiyetle Yüce Allah’in isimleri, hadis-i seriflerden kisa iktibaslar, ya da “Hos geldin Ramazan” gibi cümleler olurdu. Resimler ise; Fiskiye, çesme, kiliç, köprü, cami, kayik vs.

     Son 10 gün “El-Firak” “Elveda Ramazan” gibi vedâ cümleleri yazilirdi. Simdilerde ise artik her türlü bildiri ve îlân yazilmaya baslandi.

     

     ILK SINEMA FILMI

     Târihteki en meshur mahya, Sultan 2. Mahmut dönemi Süleymâniye Câmii Mahyacisi Abdüllâtif Efendi’nin üçlü ve hareketli mahyasidir. Bu hareketli mahya ile, sinemanin mûcitleri sayilan Lumiere kardeslere de ilham vermis, sinemanin îcâdindan 25 sene kadar önce Süleymâniye Câmii’nin minâreleri arasinda resimleri hareket ettirerek isikli ve hareketli bir gösteri sergilemeyi basarmisti. Unkapani köprüsünü, altiyla üstüyle kandillerle resmeden Abdüllâtif Efendi, 1. siraya fayton, 2. siraya köprü, 3. siraya baliklar ve kayiklar resmetmis, makaralarla 2 minare arasinda bu seritleri de hareket ettirince, muhtesem bir görüntü ortaya çikmisti. Mahyâdaki, Azapkapi Câmii ile birlikte isiklandirilmis Unkapani Köprüsü sâbit dururken, köprünün üstünden bir fayton geçiyor, altindan da kayiklar ve baliklar yüzüyordu. Halk toplanmis, Süleymâniye’nin minâreleri arasina tipki bir sinema perdesi gibi gerilmis mahyadaki, hareketli ve isikli resimleri seyrediyordu. Pâristeki Grand Cafe’de bulunan 33 kisiden çok önce Istanbul halki, Süleymâniye Câmii’nin avlusunda seyretmisti hâreketli resimleri.

     August ve Lumiere kardesler 1895 te sinematografiyi buldular, yani resimleri hareketlendirerek perdeye yansitmayi basardilar ama onlardan çok önce Abdüllatif Efendi, 1870li yillarda Süleymâniye Câmii’nin minâreleri arasinda hareket ettirmisti resimleri. Lumiere kardeslerin ilk sinema filmi, tren garina giren büyük bir trenin hareketli görüntülerinden ibâretti. Abdüllatif Efendi’nin Süleymâniye’de gösterdigi filmde ise Unkapani Köprüsü’nün üstünden fayton, altindan kayiklar, baliklar geçiyordu.

     Ilk hareketli isik gösterisini Lumiere kardesler degil Abdüllatif Efendi yapmisti. Ilk sinema gösterisi de Paris’teki Grand Cafe’de degil, Istanbul’daki Süleymâniye Câmii’nde sergilendi.

     

     82 yasinda vefat eden Abdüllatif Efendi’nin ilk mahyasi Hünkâr Kayigi imis. Lakin bunu çaldirmislar. Abdüllatif Efendi mahyaciligin müceddidi sayildigindan, hâlâ mahyacilar O’nun metodunu tâkip ederler.

     Mahyâ üstâdi olmasinin yaninda gümüs divit yapan bir sanatkâr da olan Abdüllâtif Efendi, Nuruosmaniye Camii’nin müezzinbasiligini da yapmisti. Ayrica, gençliginde çok kuvvetli oldugundan pehlivanlik ve imârette asçibasilik ta yapmis olan Abdüllâtif Efendi, güzel konusmasi ve hitâbetiyle de meshur olmus bir zât idi.

     Abdüllatif Efendi, üstadim Seyh Kefevi’dir derdi. Kendisinde O’nun modellerinden de varmis. Lakin bunlar Hocapasa yangininda yanmis. O tarihlerde mahya tarifleri bilhassa mücellitlere yaptirilan kâgitlara çizilirmis.

     IÇ MAHYALAR

     Camilerin içine kurulan mahyalar da vardi. En ziyade 3 camide iç mahya kurarlardi. Süleymaniye, Sultanahmet, Nuru Osmaniye. Dis mahya kurulmayan tek minareli camilerde de iç mahya kurulurdu. Kubbe kenarlarina ya da sütunlarin arasina.

     AGAÇLARA KURULAN MAHYALAR

     Cami disinda da çesitli yerlere mahyalar kurulurdu. Agaçlar arasina, gemi direkleri arasina, sokaklara hattâ saraylarda, konaklarda sütunlar arasina, giris kapilarina… Mahya her yerdeydi ramazan ayi boyunca. Cami disinda kurulan mahyalarin en meshuru, yine Süleymâniye Câmii Mahyâcisi Abdüllatif Efendi’ye âitti. Abdüllatif Efendi, Sultan Abdülaziz zamaninda, Misir Vâlisi Hidiv Ismail Pasa Istanbul’a geldiginde, Emirgân’da, yalinin önünde ve deniz üstünde karsilikli durmus 2 mavnanin direkleri arasina mahya kurmustu. Bir mahya da Iran Sahi Istanbul’a geldiginde Vâlide Hani’nin meydanina kurmustu. Sultan Abdülaziz, Avrupa’dan döndügünde merkez kumandaninin emriyle Abdüllatif Efendi, Besiktas Sarayi’ndan görülebilecek sekilde 3 gece Harbiye’nin arkasindaki misafirhâneye direk dikerek bir gece “Padisahim çok yasa” mahyasini kurmustu. Merkez Kumandanina 2. gece ne yazalim diye sordugunda kumandan: “Yüz gece kurulsa yine Padisahim çok yasa yaz” cevabini vermisti. Daha sonra fener direklerine zemin mahyasi da kurulmus bir dönem.

     PEMBE INCILI KAFTAN

     O dönemlerde halkin sabirsizlikla bekledigi bir mahya söleni de minarelere kaftan giydirilmesiydi. 27. Gece ve bazi camilerde bayram gecesi, minâreye kaftan giydirilirdi. Yani külahindan serefesine kadar dizi dizi kandilden duvaga bürünürdü minare. Serefelerden yanlara dogru açilan iplerdeki kandillerden minarelerin renkli kaftanlari bir isik sehrâyini olusturarak geceyi ve sehri aydinlatir; seyreden herkesi baska âlemlere tasirdi. 35–40 sene evvel Edirne’nin tek minâreli câmilerinin minârelerini, Ramazanin birinci ve sonuncu geceleriyle Kadir ve Bayram Gecelerinde kaftanlamak âdetmis. Edirne’nin Bulgarlardan kurtarildigi aylarda Selimiye Camiinin 4 minaresi de kaftanlanmisti. Muradiye Camiinin kaftani külâhindan küpüne kadar olurdu. Pembe kandilli Kaftan giymis bir minâre, Ömer Seyfettin’in meshur hikâyesini hatirlatmiyor mu?

     KANDIL UÇURTMALAR

     Bir ucu minareye diger ucu avlunun çesitli köselerine baglanan ipler üzerinde tipki teleferik gibi kandil uçurtmalari da yapilirmis Ramazanlarda. Teravihten sonra kandil uçuracak sahis minareye çikar, halk cami avlusuna toplanir, uçurtmaci kandilleri teleferik gibi uçururmus. Seyirciler de kandil kutusunun bir tarafina seker veya kurabiye gibi seyler koyup uçurtmaciya hediye gönderirlermis. Eski zaman çocuklari da bu kandil uçurtmalarini taklit ederlermis. Ekseriya bunlar Ramazanda komsunun penceresine ip gerip makaralar üzerinde müteharrik, mumlu fener uçururlarmis. Teleferik gibi herhalde.

     Bu fener uçurmasi, büyük cami minâreleri ile mescit minâreleri arasinda da olurdu. Meselâ Lâleli Camii minaresi ile o zaman karsisinda olan Kiziltas Camii minaresi arasinda. Kandiller bazen Ramazanin ilâninda da kullanilmisti.

     Her seyiyle görkemli bir saltanat süren Osmanli, Ramazan ayini da iste böyle medeniyetlere isik tutacak bir sekilde kendi kâmeti kiymetine göre ihyâ ve îfâ ediyordu.

                                                            MAHMUT SAMI SIMSEK
                                                                     31-8-2009

www.sosyalokulu.com