Osmanlı'da Ramazan

Osmanlı'da Ramazan

          

 OSMANLIDA RAMAZAN

     Ramazan, “yakıp kavuran” demektir. Araplar, aylara isim verirken Ramazan ayı yaz mevsimine denk geldiği için bu adı takmışlar.

     

     HİLALİN GÖZLENMESİ
 
     Osmanlıda ramazan, hilalin gözlenmesiyle başlardı. Ramazan hilali muvakkithanelerde hesaplanır, cami minareleri ve Galata Kulesi, Beyazıt Yangın Kulesi gibi yüksek yerlerden gözlenirdi. Hilal’in gözlenmesine çocuklar da katılırdı. Ve hilalin görüldüğü davullarla ilan edilirdi. Çocukların en büyük zevki de davulcunun peşinden sokak sokak dolaşmaktı.

     RAMAZANA HAZIRLIK

     Ramazan hazırlıkları Şaban ayının 15 inde Surre-i Hümayun Alayının mukaddes topraklara uğurlanmasından sonra başlardı. Camilerde, şerbetler, lokumlar dağıtılır, sair zamanlar aydınlatılmayan İstanbul sokakları, Ramazanda kandillerle aydınlatılırdı. Camilerin dışı mahya ile içi kandillerle süslenirdi. Ramazan boyunca camilerde kandil yakılması ise Sultan 1. Ahmet tarafından âdet haline getirildi.

     Zengin konakları, fakirlerin gözdesiydi. Yılda bir ay bile olsa bu konaklarda iftar etme imkânına kavuşuyorlardı. İsteyen istediği zaman hiç davet edilmeye gerek duymadan, beğendiği bir konağın kapısını çalıp, “İftara Tanrı misafiri!” diyebilirdi ve bu asla yadırganmazdı. Zira bu tür davetsiz misafirler için de ayrı ayrı sofralar hazırlanırdı.

     Evlerde iftar için 3 sofra kurulurdu. 1-Evin beyi ve misafirleri 2-Evin hanımı ve misafirleri 3-Evin uşakları, misafirleri ve davetsiz misafirler için. Lakin her üç sofradaki yemeklerde aynı olurdu. Orta halli âilelerde ise yedi akşam komşulara iftar verilirdi.

     Ahmet Râsim, Abdülmecid Han dönemi bir Osmanlı Beyzâdesiyle karşılaştığında, Beyzâde tarafından şu şekilde dâvet ediliyor iftara:

—Geç Kalmış görünüyorsunuz? İnşallah da öyledir.
—Bu inşallah ne için Efendim?
—Tenezzülen bizim hâneye iftara teşrîfinizi istirhâm edebilmekliğim için.
—Estağfirullah Efendim. Minnettar buyurursunuz.

      
    
     RAMAZAN’IN İLK GÜNLERİ

     Ramazanın ilk cuma namazı Ayasofya’da kılınırdı. İkinci cuma Eyüp Sultan’da, üçüncü cuma Fatih’te, dördüncü Cuma Süleymaniye’de kılınırdı.

     Hemen hemen her mahallede bulunan sebillerde buz gibi meyve suyu ve limonatalar dağıtılırdı. Sultanahmet meydanındaki Alman Çeşmesi musluklarından ramazan boyunca daima şerbet akardı. Şimdi bir ramazanda bu adet Eminönü Belediyesi tarafından uygulandı. Lakin herkes şerbet olduğunu bilmeden elini yüzünü yıkadı. Sonrada yapış yapış olan yüzünü yıkayacak bir başka çeşme aramaya başladılar ki, bir Osmanlı âdetini daha bu şekilde elimize yüzümüze bulaştırmış olduk.

     

     KONAKLARDA İFTAR

     Büyük konaklarda teravih namazı kıldıracak medrese talebeleri tutulurdu. Konakların namaz odaları olurdu ki orada sadece namaz kılınırdı. Konak halkından başka civardan isteyen herkes buraya gelebilirdi.

     Kimsesizler, yoksullar ve evsizler de unutulmaz, onların da iftar ve sahur yemekleri davulcular ve bekçiler eliyle zengin konaklardan gönderilirdi. Hatta ramazan başlamadan dileyen zenginlerin konakları numaralanır, sırası gelen iftarını sahurunu hazırlayıp bekçi veya davulcu vasıtasıyla yoksullara gönderirdi. Ramazan sahavetinden hayvanlar da nasipsiz kalmaz, iftar ve sahur artıklarından başka, özel olarak onlara yiyecek hazırlayanlar da yok değildi.

     ZİMEM DEFTERİ

     Yine Osmanlıdan gelen hoş bir âdet… Zimem defteri… Bakkal, manav, kasap gibi esnafların tuttuğu borç defteri... Ramazanda zengin bir şahıs bakkala gelir ve zenginliği ölçüsünde ( esâsen gönül zenginliği ölçüsünde ) “İlk 20 kişinin borcunu hesapla” diyerek bu şahısların borcunu öderdi. Bazen tek bir şahıs tarafından bu borç defteri kapatılır, fakirler borçlarından kurtarılırdı. Burada bir başka letâfet daha vardı ki, o da ne borçlu borcunu kimin ödediğini bilir, ne ödeyen kimin borcunu ödediğini bilirdi. Böylece ne zenginde gurur, ne fakirde minnet... Ne hoş zarafet...
 
     

     SÛRE İSİMLİ SOFRALAR

     Bursa’da ramazan sofralarına münhasır hoş bir adet vardı ki hâlen uygulanmaktadır. Sûre isimli sofralarda, sûre isimli kaşıklarla iftar.
Nedîmenin misafirlere salonun kapısında sunduğu şimşir kaşıklarda Kur’andaki sûre isimleri yazar, herkes aldığı kaşıkta hangi sûre ismi yazıyorsa, o ismin yazılı olduğu sofraya otururdu. Böylece zengin-fakir, paşa-gedâ yan yana yemek yerdi. Yemekten sonra da şimşir kaşıklar, üzerlerinde sûre isimleri yazılı olduğu için yakılır ve külleri gül bahçesine dökülürdü.

      

     DÖNME DOLAPLAR

     Birçok konak ve yalıda, mutfak ile misafir salonunun arasında kapı ve duvardan başka, menteşesi ortasında olan bir de dolap bulunurdu ki, yemekler bu dönme dolabın raflarına konur, dolap çevrilince yemekler misafir odasına alınırdı. Az sonra boş tabaklar raflara dizilir, dolap tekrar çevrilir ve boş tabaklar mutfak tarafına geçerdi. Bâzen de eve gelen yakışıklı bir misâfire, evin nedîmeleri tarafından bu dolap vâsıtasıyla gönderilen çiçek, îlân-ı aşk eden küçük bir not, “Yine ne dolap çeviriyorsun” tabirinin doğmasına sebep olmuştur.

     

     İFTÂRİYE
 
     Osmanlının en güzel âdetlerinden biri de bu. Lâkin günümüzde adını bile bilen pek kalmamıştır bu âdetin. İftardan ve akşam namazından önce aperatif yenen kısa süreli oruç açma faslına iftâriye denirdi. İftâriyede hurma ve zemzemden başka, çörek, hoşaf, komposto ve reçel gibi hafif şeyler olurdu. Akşam ezanı okununca iftâriye ile oruç açılır, akabinde akşam namazı kılınır daha sonra yemek faslı başlardı. Böylelikle akşama kadar boş duran mide birden tıka basa doldurulmamış olurdu.

     Osmanlı pâdişahlarının da uyguladığı bu âdet için Sultan İbrâhim tarafından Topkapı Sarayı havuzlu sofada yaptırılmış, altun kubbeli, boğaz ve haliç manzaralı İftâriye Kasrı’nın bu amaçla kullanıldığını kaç kişi biliyor acabâ.

    

     İFTAR

     Eski İstanbul sofralarının ramazan çorbası işkembeden ibaretti. O kadar ki, iftarda işkembe çorbası bulundurmayan ev sahibi ayıplanırdı. Top atılır atılmaz bütün şehir, intikam alırcasına işkembe çorbasına saldırırdı. Çorbadan sonra yumurta-i hümayun gelirdi. Yumurtayı Hümayun, her yerde pişirilmeyip, daha çok vükela ve vüzera konaklarına mahsustu. Çok yerde bunun yerine normal pastırmalı veya ıspanaklı yumurta ikram edilirdi. Arkasından et yemeği, börek ve sebze yemeği ikrâm edilirdi. Sebzeden sonra pilav arz-ı endâm eder, pilavı da tatlı tâkip ederdi. En makbul tatlı da hafif olduğu için Güllaçtı.

     Kız Kulesi gibi, Galata Kulesi gibi yerlerde iftar yapmanın yanında Beyazıt Yangın Kulesinin tepesinde dahi iftar yapanlar olmuştur Osmanlıda.

     

     İFTAR TOPU

     Sultan 4. Murat zamanında Bağdat’ın fethi esnasında son gülleyi atan top Saray-ı Hümâyun’da hususi bir dâireye yerleştirilmiş olduğundan dâimâ dolu durur ve yalnız senede 1 kere Ramazan-ı Şerîfin ilânında atılırdı. Sultan 2. Mahmut zamanında iftar topu Kız Kulesi’nden ve Rumeli Hisarı’ndan atılırdı.

     

     DİŞ KİRASI

     İftarlara mahsus bu âdet, yemeğe gelen misâfirlere, ev sahibi tarafından verilen para yahut küçük hediyelerdi. İftara davet edilen eşhâs, bir bakıma dişlerini ev sahibinin zevkine kirâya vermiş sayıldıklarından, ev sahibi bu kirâyı, misâfirlerini uğurlarken öderdi.

     Târihte ilk diş kirası veren, Fatih Sultan Mehmet Han’ın sadrazamı Mahmut Paşa’dır. Sadrazam Mahmut Paşa, pilava altın nohutlar koyar ve şöyle derdi: “Servete nâil olan kimsenin ağzında, cömertçe sarf etmek için altun bulunmalıdır.” İşte diş kirâsı böyle başladı.

     İFTARDA İFRAT
 
     İftarlarda ifrata kaçıldığı dönemlerde olmuştu. Sultan 2. Mahmut döneminde, Nişancı Hâlet Efendi, israfı engellemek için bir emir çıkartıyor: ”Bundan böyle iftar ve sahurlarda 7 çeşitten fazla yemek yasak.”

     

     MÛSİKÎLİ TERÂVİHLER

     Müezzinler çifte ezan ( yani iki ayrı caminin müezzinleri birbirlerini bekleyerek sırayla okudukları ezan ) okuduktan sonra büyük küçük tüm câmiler lebâlep dolardı. İmamlar terâvih namazının her 4 rekâtını ayrı bir makamda kıldırır, müezzinler de rekat fâsılalarında, aynı makamdan ilâhiler söylerlerdi. Umûmiyetle şu makamlar tâkip edilirdi:

     1. Dört rekat: Sabâ, Dügâh, Bestenigâr.
     2. Dört rekat: Hüzzam
     3. Dört rekat: Ferahnâk
     4. Dört rekat: Evcârâ
     5. Dört rekat: Acemaşiran

     Vitir namazından önce de salat-i ümmiyeler, Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi’nin bestelediği makamda tekbirler okunurdu. Teravihi hatimle kıldıran imamlar olduğu gibi, cemaat birinci secdeden kalkmadan ikinci rekatı bitiren imamlar da vardı. Bahariye Mevlevîhânesinin imamı (Hâfız Zındık da derlerdi) Karagöz’e gideceği geceler 33 rekat namazı 15 dakikaya sığdırıverirdi.

     SAHURLAR

     Ramazanlarda halk sabaha kadar uyumaz, öğleye kadar uyurdu. Dükkânlar ve resmî dâireler, öğle vaktinden ikindi vaktine kadar açık olurdu. Camilerde ilmî müzâkereler ve vaazlar, mukâbeleler eksik olmazdı. Camiler sahura kadar açıktı. Hatta bazı camilerde sahur ve iftar yemekleri dağıtılırdı.

     RAMAZANDA ZİYÂRET MEKÂNLARI

     Camilerden başka, mezarlıklar ziyâret edilir, bir hoşça vakit geçirmek için de Küçüksu, Kâğıthâne, Çamlıca ve Kalamış gibi mesîre yerlerine gidilirdi. Bu mesîre yerlerinde kadınlarla erkekler asla karışık olmaz, her tâife kendilerine devlet tarafından tâyin edilen günlerde giderdi.

     Büyük konakların bâzılarında sakal-ı şerif olur, konak sahibinin komşuları ve dostları tarafından ramazanın 15 inde ziyaret edilirdi.

     

     ÇOCUKLARIN RAMAZANI

     Çocuklar 1 günde 2 oruç tutardı. Aslında ortadan ikiye bölünmüş tek oruç. Buna “Çocuk Orucu” denirdi. Birçoğuna bu bile ağır gelir, gizlice yarım bardak su, küçük bir lokum ya da birkaç leblebiyi mideye indiriverirlerdi. Çocuklara has, oruca niyet cümleleri de vardı: “Ekmek yedim kuruca, Su içtim duruca, Niyet ettim yarınki oruca.”

     Anneler çocuklarını bayram yerlerine götürürler, şekerciden akîde şekeri, Merkez Efendi macunu alırlardı. Sokaklarda “iftarlıık pideleer” diye bağırarak geçen, sadece ramazanda ortaya çıkan pideciler, simitçiler dolaşırdı. Galata, Kumkapı, Samatya ve Beylerbeyi simitleri meşhurdu. Çocuklar, mahalle mekteplerine ve camilere gider, Kur’an öğrenir, mukâbele yaparlardı.

     RAMAZAN’IN RENGİ VE ÂHENGİ

     1- RAMAZAN DAVULU

     Günümüze kadar gelmiş bu âdet, âdetâ ramazanın sembolüydü. Lâkin o zamanlarda davulcular mâni de söylerlerdi. Karagöz oyunundan ya da bir camideki mevlitten çıkan çocuklar ise mutlaka peşine takılır, annelerinin tembihlerine rağmen sokak sokak dolaşırlardı davulcunun peşinde.

     2- TEMCÎD

     Temcîd, “Yüceltme, Onurlandırma” demektir. Peygamber Efendimiz’i öven kasîdelere “Temcîd” denir. Müezzinler, camilerinden, zikir, salavât, dua gibi metinlerden oluşan ve adına “temcîd” denilen bu kasîdeleri okuyarak halkı sahura kaldırırlardı. Bu o kadar yaygın hâle gelmişti ki, sahur yerine temcid, sahurda yenilen pilava da temcid pilavı denir olmuştu. Tembel hanımlar, sahura bir şey hazırlayamadığı zamanlar, akşam iftardan kalmış pilavı ısıtıp sofraya getirirlerdi. Bu hanımların tembellikleri sâyesinde, ev ahâlisine sahurda yine temcid pilâvına tâlim, bize de günümüze kadar gelmiş o meşhur tâbir, kaldı.

     

     3- MAHYA

     Arapçada “hayat” anlamına gelen mahya, Farsçada “aylık” demektir. Mahyacılık evlâdiyettir. Evlâdına bu sanatı devretmek için mahyacılar şûrâyı evkafta imtihan olurlardı.

     Mahyada yazılan yazılar umûmiyetle Yüce Allah’ın isimleri, hadis-i şeriflerden kısa iktibaslar, ya da “Hoş geldin Ramazan” gibi cümleler olurdu. Resimler ise; Fıskiye, çeşme, kılıç, köprü, cami, kayık vs.
 
     Fatih Camii Müezzinlerinden Hattat Hafız Ahmet Kefevî, ilk mahyayı hazırlayan zâttır. Bu mahyayı Sultan 1. Ahmed’e hediye etmişti. O da camisine astırdı. Böylece, Osmanlı devrinde ilk mahya, Sultanahmet Camii’ne asıldı. Sultan 3. Ahmet, Damat İbrahim Paşa’ya, tüm selâtin câmilerine mahyâ asılmasını emretmişti. Zira selâtin camileri dışındaki camilerin tek minaresi vardı. Daha fazla minareli olması da yasaktı zaten. Sonraları tek minareli camilere de kubbe alemi ile minare arasına, ya da tek minareye uzatılan sırık üzerine mahyalar kurulmuştu.

     Tarihteki en meşhur mahya, Süleymâniye Câmii Mahyâcısı Abdüllâtif Efendi’nin 3 lü mahyasıdır. Unkapanı köprüsünü, altıyla üstüyle kandillerle resmeden Abdüllâtif Efendi, 1. sıraya fayton, 2. sıraya köprü, 3. sıraya balıklar ve kayıklar resmetmiş, makaralarla 2 minare arasında bu şeritleri de hareket ettirince, hareketli, muhteşem bir görüntü ortaya çıkmıştı. 82 yaşında vefat eden Abdüllatif Efendi’nin ilk mahyası Hünkâr Kayığı imiş. Lakin bu çalınmış.

     Mahyalarda 15 ine kadar yazı, 15 inden sonra resim olurdu. Son 10 gün ise “El-Firak” “Elveda Ramazan” gibi veda cümleleri yazılırdı.

     Cami dışında da çeşitli yerlere mahyalar kurulurdu. Ağaçlar arasına, gemilerin direkleri arasına, saraylarda, konaklarda sütunlar arasına vs.
    
     4- KAFTAN

     Ramazanın birinci ve sonuncu geceleriyle Kadir ve Bayram Gecelerinde câmi minârelerine kaftan giydirilirdi. Yani külahından şerefesine kadar dizi dizi kandilden duvağa bürünürdü minare.

     

     5- HACİVAT KARAGÖZ

     Çocukların vazgeçilmez ramazan tutkusu olan bu gölge oyununda, Hacivat’la Karagözden başka, Acem, Arap Bacı, Baltacı, Bebe Rûhi, Çelebi, Tiryaki, Zenne ve Tuzsuz Deli Bekir karakterleri de bulunurdu.

     6- ORTAOYUNU

     Karagözle Hacivat’ın canlanmış ve büyükler için uyarlanmış şekli olan ortaoyununda, en meşhur iki oyuncu, Kavuklu ile Pîşekâr’dı. Kavuklu Karagözü, Pîşekâr Hacivatı temsil ederdi. Ortaoyunundaki diğer şahıslar da Hacivat-Karagözdeki diğer şahısların canlanmış hali idi. Ortaoyununda kadın olmazdı. Kadın rolünü kadın kılığına girmiş erkekler yapardı. Orta oyunu denince akla gelen ilk isim: İsmail Dümbüllü.

     

     7- MEDDAH

     Meddah, Arapçada “öven, metheden” mânâlarına gelir. Osmanlı zamanında kahvelerde 2 saat kadar hikâye okuyup taklitlerle hikâyesini canlandıran şahsa denirdi. Genellikle söze şöyle başlardı: “Sühensâz-ı Gülistân-ı Nezâket. Dinle imdi bende-i âcizden bir hikâyet”

     Meddah, aynı zamanda taklitçi olduğundan, yanında mutlaka asâsı da olur, bununla bazen öfkeli bir ihtiyarı, bazen kudretli bir sultanı, bazen de eli sopalı bir kaynanayı canlandırırdı. Meddahların ayrıca bir zanaatları da olur, gündüzleri esnaflık, geceleri meddahlık yaparlardı. Hâlen Suriye’de ramazanlarda, Osmanlı’nın bu âdeti devam ettiriliyor.

     

     8- SEMÂİ KAHVEHANELERİ

     Ramazana has bu kahveler, semâi okunduğu için bu ismi almıştı. Diğer kahvelerden farklı olarak bazı özellikleri ve ayrıcalıkları vardı elbet. Evvelâ kahveye giriş paralı idi. Kahvede bir kişi kitap okur, herkes dinlerdi. Kitap okuyan kahve parası vermezdi. Kahvenin yüksek bir sediri olur, âşıklar bu sedir üstünde atışırlardı. Kazanan âşık, ertesi akşam bir başka semâi kahvesine misafir olurdu.

     Semâi kahveleri Ramazanın ilk günü açılır, arife günü kapanırdı. Bir de bu kahvenin girişinde, çerçeveli boş bir levha vardı ki buna “Muamma Levhası” denirdi. Kahveye gelen herhangi bir şahıs, bir bilmece, bir muamma yazıp oraya asar, bu muammayı çözen de muammâyı yazan şahsın ortaya koyduğu hediyeyi alırdı.

     9- FENER ALAYLARI

     Ortaköy İskele Meydanı’nda her dinden insan toplanır, ellerindeki meşâlelerle Arnavutköy’e doğru yola çıkarlardı. Bu arada sâhilhânelerde de kandiller yakılır, fener alayı hangi yalı ya da sâhilhânenin önünden geçiyorsa, yalı sâhipleri tarafından lokumlar, şekerler, şerbetler ikrâm edilirdi. Fener alayı neferlerinin ellerindeki fenerler ve meşâleler, geceyi aydınlatırken, bu ışık şölenine, kayıklardan havâî fişek atanlar ve sâhilhânelerden maytaplar yakanlar da katılırdı. Fener Alayı Ortaköy’e geri dönünce, iskele meydanında meşâleleri hep birlikte denizde söndürmek âdettendi. Daha sonra Fener alayı neferlerine yorgunluk kahveleri ikrâm edilir, böylece Fener Alayı sona ermiş olurdu.

     

     SARAYDA RAMAZAN

     Konaklarda oturan Sultanefendi ve Şehzadeler, Ramazanın 15 inde saraya dâvet edilirdi. Mehter eşliğinde gelen hânedan mensupları, evvelâ Mukaddes Emânetler dairesini ziyâret ederlerdi. Padişah, Has Oda’yı ziyaret edenlere destîmâl denilen mendilleri dağıtırdı. Daha sonra da Eyüp Sultan ziyâreti için Topkapı Sarayı’ndan ayrılırlardı.

     Kadir Gecesi mutlaka Ayasofya’da kutlanır, o devâsâ câmi lebâlep dolardı. Zaten padişahın da Ayasofya’ya geleceğini bilen halk, kolay kolay başka yere gitmez, muhakkak bu koca mâbede akın ederdi.

     Ramazan gecelerinde şehzâde ve hanımsultanlar, mûsikî fasılları tertip ederlerdi. Ramazanın 15 inde Hırka-i Şerif Camii’ne gidilir, Peygamber Efendimiz’in mübârek hırkası ziyaret edilirdi.

     

     HUZUR DERSLERİ

     Ramazanlarda Padişah’ın huzurunda Tefsir dersleri okunurdu. Padişah’ın huzurunda okunduğu için bu derslere “Huzur Dersleri” denirdi. Haftada 2 gün, Ramazan boyunca 8 defa 1 Mukarrir Efendi ve karşısındaki 15 kişiden oluşan muhâtapları, Huzûr-u Hümayunda 2 saat ders okurlardı. Ders sırasında Padişah dâhil herkes diz çökerdi. Dersler saray salonlarından birinde ve öğle ile ikindi arasında takrir olunurdu. İlk huzur dersleri Osman Gazi zamanında başlamış, Murad Hüdavendigâr’ın tertibiyle resmileşmişti.

     İşte Osmanlılar, bu kutlu ayı, her şeyiyle rengârenk ve dopdolu yaşıyorlardı.

     Konuyu Osman Yüksel serdengeçti’nin lâtif cümleleriyle hitâma erdireyim: Ramazan! Ey Allah’ın zamana akseden lütfu! Ey bizi Allah’a götüren günler! 30 gün! 30 bin defa kalplerimizin yıkandığı mübarek ay, yine gel.

                                                                  MAHMUT SAMİ ŞİMŞEK             
                                                                                     14 Ağustos 2009

 Yazan : admin | Okunma : 12676 |        Yorum ( 0 )