Ana Sayfa Haberler Yazılar Videolar Ödevler Oyunlar Dosya Resim Yarışma Forum
 
 » Menü
TARIH
    Inkilap Tarihi
    Atatürkçülük
    Tarih Öncesi ve ilkçag Tar.
    Islam Tarihi
    Genel Tarih Konulari
    Osmanli Tarihi
    Tarihte Kullanilan Takvimler
    Tarih Sözlügü

COGRAFYA
    Cografya Konulari
    Fiziki Cografya
    Beseri ve Ekonomik Cogr.
    Türkiye Cografyasi
    Ülkeler Cografyasi
    Matematik Cografya
    Siyasi Cografya
    Jeoloji
    Ünlü Cografyacilar
    Harita Bilgisi
    Cografi Uygulamalar
    Ülkeleri Canli Seyredin
    Cografya Siteleri
    Illerimizin Fotograflari
    Illerimizin Videolari
    Dünya Haritasi
    Turizm Rehberi

FELSEFE GRUBU
    Felsefe
    Sosyoloji
    Egitim Siteleri
    Felsefe, Psikoloji, Sosyoloji, Mantik Terimler Sözlügü


» Gezelim-Görelim

» Eğlence Bölümü

» Ödev Arşivi
Tüm derslere ait
geniş ödev arşivi

» Istatistikler
Üyeler
Son Üye : hirasya
Bugün : 0
Dün : 0
Toplam Üye : 7659
Online Üyeler
 Online üye yok..
Sitede Aktif
Üye : 0
Ziyaretçi : 0
Toplam :
Site Sayaci
Iletisim
E-Mail : info@sosyalokulu.com
Online   Kişi

» İçerik İstatistikleri
 Toplam Dosya Sayısı : 235
 Toplam Makale Sayısı : 285
 Toplam Ödev Sayısı : 64
 Toplam Video Sayısı : 238
 Toplam Oyun Sayısı : 449
 Toplam Resim Sayısı : 149
 Toplam Haber Sayısı : 562

Tarihte İlk Film Süleymaniye'de
» Tarihte İlk Film Süleymaniye'de

    

August ve Lumiere kardeşler 1895 te sinematografiyi buldular, yani resimleri hareketlendirerek perdeye yansıtmayı başardılar ama onlardan çok önce Abdüllatif Efendi, 1870li yıllarda Süleymâniye Câmii’nin minâreleri arasında hareket ettirmişti resimleri. Lumiere kardeşlerin ilk sinema filmi, tren garına giren büyük bir trenin hareketli görüntülerinden ibâretti. Abdüllatif Efendi’nin Süleymâniye’de gösterdiği filmde ise Unkapanı Köprüsü’nün üstünden fayton, altından kayıklar, balıklar geçiyordu.

     İlk hareketli ışık gösterisini Lumiere kardeşler değil Abdüllatif Efendi yapmıştı. İlk sinema filmi de Paris’teki Grand Cafe’de değil, İstanbul’daki Süleymâniye Câmii’nde gösterilmişti.


     YILDIZLARLA YALDIZLANAN MİNÂRELER

     Ramazanlarda câmilerin kubbeleri, gökten yağmış yıldızlar gibi kandillerle taçlandırılır, minârelere ışıktan duvaklar, kaftanlar giydirilirdi. Uzun ve karanlık geceleri aydınlatmak, dînimizin gizli güzelliklerindendi. Osmanlılar bu geceleri kandillerle, mahyâlarla ihyâ ettiler. Hıristiyanların Noel ağacı süslemelerinden önce bizim, câmi minârelerini süslediğimiz mahyalarımız vardı.

     Bir yabancı seyyah der ki: “Dünya yüzünde sevilmeye ve sayılmaya layık Türklerin hiçbir medeni eserleri olmasa bile, yalnız şu gökten yıldızları toplayıp minâreler arasında yazı yazmayı akıl etmeleri ve bunda muvaffak olmaları, onların medeniyette ne kadar ileride olduklarının bir ifâdesidir.”

     YILDIZ YAĞMURU MAHYALAR

     Şimdi biraz mahyadan bahsedelim. Arapçada “hayat” anlamına gelen mahya, Farsçada “aylık” demektir. İstanbul’da ortaya çıkan mahyacılık sanatı, evlâdiyettir. Evlâdına bu sanatı devretmek için mahyacılar şûrâyı evkafta imtihan olurlardı. Bir ay çalışan mahyacılar, 11 ay maaş alırlardı. Lâkin maaşları çok azdı. 11 ay zarfında da çırak yetiştirirlerdi. Câmilerde mahyacı odaları vardı. Fatihte merkez karakoluna karşı, köşedeki sıbyan mektebinde mahyacının icrâyı sanat etmesine ve talebe yetiştirmesine mahsus odalar bulunuyordu.

     İLK MAHYA

     Sultan 1. Ahmed döneminin meşhur hattatlarından Fatih Câmii Müezzini Hattat Hâfız Ahmet Kefevî, ilk mahyayı hazırlayan zâttır. Hazırladığı hat levhâsını Sultan 1. Ahmed’e hediye etmişti. Levhâyı çok beğenen Pâdişah, Hattat Kefevî’den levhâyı ışıklandırarak Sultanahmet Camii’nin minâreleri arasına asmasını istedi. Hattat Ahmet’in, Sultan Ahmet için hazırladığı mahya, Sultanahmet Câmii’ne asıldı. Böylece, Osmanlı devrinde ilk mahya ortaya çıkmış oldu ( 1616 ya da 1617 ).

     Osmanlı Devleti’nin son mahyacısı olan Hacı Ali Ceylan’ın yetiştirdiği talebeleri, bu âdetin hâlâ devâm etmesine yardımcı oluyorlar.

     Sultan 3. Ahmet, sadrâzamı Dâmat İbrahim Paşa’ya, tüm selâtin câmilerine mahya asılmasını emretmişti. Zira selâtin câmileri dışındaki câmilerin tek minâresi vardı. Daha fazla minâreli olması da yasaktı zaten. Sonraları tek minâreli câmilere de kubbe alemi ile minâre arasına, ya da tek minâreye uzatılan sırık üzerine mahyalar kurulmuştu.

     Selâtin câmilerine mahya asılmasını emreden Sultan 3. Ahmet, Eyüp Sultan Câmii minârelerini kısa bulduğu için, daha önceden birer şerefeli olan minâreleri yıktırarak ikişer şerefeli yaptırmıştı.

     Üsküdar’da Mihrimah Sultan Câmii de evvelâ tek minâreli iken, Üsküdar halkı “Burada da mahya isteriz, yalnız İstanbul’da kuruluyor” deyince Üsküdar Mihrimah Camii’ne bir minâre daha ilâve edilmişti.

     

     RESİMLİ MAHYALAR

     Lâle devrinden sonra mahyalarda Ramazanın 15 ine kadar yazı, 15 inden sonra resim olurdu. Ramazan geceleri halk, câmi câmi dolaşarak mahyalarla yapılan resimleri seyrederlerdi. Kandillerle çeşitli yazılar yazan, resimler yapan mahyacılar, bu alandaki mahâretlerini, sâdece Ramazan ayında icrâ etme imkânına kavuşurlar, sâir zamanlarda başka sanatla veya zanaatla meşgul olurlardı.

     Mahyada yazılan yazılar umûmiyetle Yüce Allah’ın isimleri, hadis-i şeriflerden kısa iktibaslar, ya da “Hoş geldin Ramazan” gibi cümleler olurdu. Resimler ise; Fıskiye, çeşme, kılıç, köprü, cami, kayık vs.

     Son 10 gün “El-Firak” “Elveda Ramazan” gibi vedâ cümleleri yazılırdı. Şimdilerde ise artık her türlü bildiri ve îlân yazılmaya başlandı.

     

     İLK SİNEMA FİLMİ

     Târihteki en meşhur mahya, Sultan 2. Mahmut dönemi Süleymâniye Câmii Mahyacısı Abdüllâtif Efendi’nin üçlü ve hareketli mahyasıdır. Bu hareketli mahya ile, sinemanın mûcitleri sayılan Lumiere kardeşlere de ilham vermiş, sinemanın îcâdından 25 sene kadar önce Süleymâniye Câmii’nin minâreleri arasında resimleri hareket ettirerek ışıklı ve hareketli bir gösteri sergilemeyi başarmıştı. Unkapanı köprüsünü, altıyla üstüyle kandillerle resmeden Abdüllâtif Efendi, 1. sıraya fayton, 2. sıraya köprü, 3. sıraya balıklar ve kayıklar resmetmiş, makaralarla 2 minare arasında bu şeritleri de hareket ettirince, muhteşem bir görüntü ortaya çıkmıştı. Mahyâdaki, Azapkapı Câmii ile birlikte ışıklandırılmış Unkapanı Köprüsü sâbit dururken, köprünün üstünden bir fayton geçiyor, altından da kayıklar ve balıklar yüzüyordu. Halk toplanmış, Süleymâniye’nin minâreleri arasına tıpkı bir sinema perdesi gibi gerilmiş mahyadaki, hareketli ve ışıklı resimleri seyrediyordu. Pâristeki Grand Cafe’de bulunan 33 kişiden çok önce İstanbul halkı, Süleymâniye Câmii’nin avlusunda seyretmişti hâreketli resimleri.

     August ve Lumiere kardeşler 1895 te sinematografiyi buldular, yani resimleri hareketlendirerek perdeye yansıtmayı başardılar ama onlardan çok önce Abdüllatif Efendi, 1870li yıllarda Süleymâniye Câmii’nin minâreleri arasında hareket ettirmişti resimleri. Lumiere kardeşlerin ilk sinema filmi, tren garına giren büyük bir trenin hareketli görüntülerinden ibâretti. Abdüllatif Efendi’nin Süleymâniye’de gösterdiği filmde ise Unkapanı Köprüsü’nün üstünden fayton, altından kayıklar, balıklar geçiyordu.

     İlk hareketli ışık gösterisini Lumiere kardeşler değil Abdüllatif Efendi yapmıştı. İlk sinema gösterisi de Paris’teki Grand Cafe’de değil, İstanbul’daki Süleymâniye Câmii’nde sergilendi.

     

     82 yaşında vefat eden Abdüllatif Efendi’nin ilk mahyası Hünkâr Kayığı imiş. Lakin bunu çaldırmışlar. Abdüllatif Efendi mahyacılığın müceddidi sayıldığından, hâlâ mahyacılar O’nun metodunu tâkip ederler.

     Mahyâ üstâdı olmasının yanında gümüş divit yapan bir sanatkâr da olan Abdüllâtif Efendi, Nuruosmaniye Camii’nin müezzinbaşılığını da yapmıştı. Ayrıca, gençliğinde çok kuvvetli olduğundan pehlivanlık ve imârette aşçıbaşılık ta yapmış olan Abdüllâtif Efendi, güzel konuşması ve hitâbetiyle de meşhur olmuş bir zât idi.

     Abdüllatif Efendi, üstadım Şeyh Kefevi’dir derdi. Kendisinde O’nun modellerinden de varmış. Lakin bunlar Hocapaşa yangınında yanmış. O tarihlerde mahya tarifleri bilhassa mücellitlere yaptırılan kâğıtlara çizilirmiş.

     İÇ MAHYALAR

     Camilerin içine kurulan mahyalar da vardı. En ziyade 3 camide iç mahya kurarlardı. Süleymaniye, Sultanahmet, Nuru Osmaniye. Dış mahya kurulmayan tek minareli camilerde de iç mahya kurulurdu. Kubbe kenarlarına ya da sütunların arasına.

     AĞAÇLARA KURULAN MAHYALAR

     Cami dışında da çeşitli yerlere mahyalar kurulurdu. Ağaçlar arasına, gemi direkleri arasına, sokaklara hattâ saraylarda, konaklarda sütunlar arasına, giriş kapılarına… Mahya her yerdeydi ramazan ayı boyunca. Cami dışında kurulan mahyaların en meşhuru, yine Süleymâniye Câmii Mahyâcısı Abdüllatif Efendi’ye âitti. Abdüllatif Efendi, Sultan Abdülaziz zamanında, Mısır Vâlisi Hıdiv İsmail Paşa İstanbul’a geldiğinde, Emirgân’da, yalının önünde ve deniz üstünde karşılıklı durmuş 2 mavnanın direkleri arasına mahya kurmuştu. Bir mahya da İran Şahı İstanbul’a geldiğinde Vâlide Hanı’nın meydanına kurmuştu. Sultan Abdülaziz, Avrupa’dan döndüğünde merkez kumandanının emriyle Abdüllatif Efendi, Beşiktaş Sarayı’ndan görülebilecek şekilde 3 gece Harbiye’nin arkasındaki misafirhâneye direk dikerek bir gece “Padişahım çok yaşa” mahyasını kurmuştu. Merkez Kumandanına 2. gece ne yazalım diye sorduğunda kumandan: “Yüz gece kurulsa yine Padişahım çok yaşa yaz” cevabını vermişti. Daha sonra fener direklerine zemin mahyası da kurulmuş bir dönem.

     PEMBE İNCİLİ KAFTAN

     O dönemlerde halkın sabırsızlıkla beklediği bir mahya şöleni de minarelere kaftan giydirilmesiydi. 27. Gece ve bazı camilerde bayram gecesi, minâreye kaftan giydirilirdi. Yani külahından şerefesine kadar dizi dizi kandilden duvağa bürünürdü minare. Şerefelerden yanlara doğru açılan iplerdeki kandillerden minarelerin renkli kaftanları bir ışık şehrâyini oluşturarak geceyi ve şehri aydınlatır; seyreden herkesi başka âlemlere taşırdı. 35–40 sene evvel Edirne’nin tek minâreli câmilerinin minârelerini, Ramazanın birinci ve sonuncu geceleriyle Kadir ve Bayram Gecelerinde kaftanlamak âdetmiş. Edirne’nin Bulgarlardan kurtarıldığı aylarda Selimiye Camiinin 4 minaresi de kaftanlanmıştı. Muradiye Camiinin kaftanı külâhından küpüne kadar olurdu. Pembe kandilli Kaftan giymiş bir minâre, Ömer Seyfettin’in meşhur hikâyesini hatırlatmıyor mu?

     KANDİL UÇURTMALAR

     Bir ucu minareye diğer ucu avlunun çeşitli köşelerine bağlanan ipler üzerinde tıpkı teleferik gibi kandil uçurtmaları da yapılırmış Ramazanlarda. Teravihten sonra kandil uçuracak şahıs minareye çıkar, halk cami avlusuna toplanır, uçurtmacı kandilleri teleferik gibi uçururmuş. Seyirciler de kandil kutusunun bir tarafına şeker veya kurabiye gibi şeyler koyup uçurtmacıya hediye gönderirlermiş. Eski zaman çocukları da bu kandil uçurtmalarını taklit ederlermiş. Ekseriya bunlar Ramazanda komşunun penceresine ip gerip makaralar üzerinde müteharrik, mumlu fener uçururlarmış. Teleferik gibi herhalde.

     Bu fener uçurması, büyük cami minâreleri ile mescit minâreleri arasında da olurdu. Meselâ Lâleli Camii minaresi ile o zaman karşısında olan Kızıltaş Camii minaresi arasında. Kandiller bazen Ramazanın ilânında da kullanılmıştı.

     Her şeyiyle görkemli bir saltanat süren Osmanlı, Ramazan ayını da işte böyle medeniyetlere ışık tutacak bir şekilde kendi kâmeti kıymetine göre ihyâ ve îfâ ediyordu.

                                                            MAHMUT SAMİ ŞİMŞEK
                                                                     31-8-2009



BU YAZIYI PAYLAŞ



 Yazan : admin | Okunma : 4035 |        Yorum ( 0 )             
» YAZIYA YAPILMIŞ YORUMLAR
Henüz Yorum Yazilmamis.
Siz birtane yazin..


Yorum ekleyin..(Sadece üyeler)
Yorum :