Ana Sayfa Haberler Yazılar Videolar Ödevler Oyunlar Dosya Resim Yarışma Forum
 
 » Menü
TARIH
    Inkilap Tarihi
    Atatürkçülük
    Tarih Öncesi ve ilkçag Tar.
    Islam Tarihi
    Genel Tarih Konulari
    Osmanli Tarihi
    Tarihte Kullanilan Takvimler
    Tarih Sözlügü

COGRAFYA
    Cografya Konulari
    Fiziki Cografya
    Beseri ve Ekonomik Cogr.
    Türkiye Cografyasi
    Ülkeler Cografyasi
    Matematik Cografya
    Siyasi Cografya
    Jeoloji
    Ünlü Cografyacilar
    Harita Bilgisi
    Cografi Uygulamalar
    Ülkeleri Canli Seyredin
    Cografya Siteleri
    Illerimizin Fotograflari
    Illerimizin Videolari
    Dünya Haritasi
    Turizm Rehberi

FELSEFE GRUBU
    Felsefe
    Sosyoloji
    Egitim Siteleri
    Felsefe, Psikoloji, Sosyoloji, Mantik Terimler Sözlügü


» Gezelim-Görelim

» Eğlence Bölümü

» Ödev Arşivi
Tüm derslere ait
geniş ödev arşivi

» Istatistikler
Üyeler
Son Üye : hirasya
Bugün : 0
Dün : 0
Toplam Üye : 7659
Online Üyeler
 Online üye yok..
Sitede Aktif
Üye : 0
Ziyaretçi : 0
Toplam :
Site Sayaci
Iletisim
E-Mail : info@sosyalokulu.com
Online   Kişi

» İçerik İstatistikleri
 Toplam Dosya Sayısı : 235
 Toplam Makale Sayısı : 285
 Toplam Ödev Sayısı : 64
 Toplam Video Sayısı : 238
 Toplam Oyun Sayısı : 449
 Toplam Resim Sayısı : 149
 Toplam Haber Sayısı : 562

Kelle Kurtaran Kavuk
» Kelle Kurtaran Kavuk

     Osmanlı erkeğinin mümeyyiz vasıflarından biri de başlarındaki kavuklarıydı. Kavuksuz ya da son dönemde fessiz sokağa çıkmak, kimliksiz çıkmak gibiydi onlar için. Yalın ayak sokağa çıkmak neyse, başı açık sokağa çıkmak da o idi.
    
     İnsan vücudunda baş ne kadar önemliyse, başa giyilen kavuk yada fes de o denli önemliydi Osmanlıda. Kimliğinizi ele verirdi giydiğiniz fesler, kavuklar. Mesleğinizden mevkînize, sosyal statünüzden hayat tarzınıza kadar… Osmanlılar, kıyâfetlerinin tamamlayıcı unsuru olan ve bir mühür gibi son noktayı koyan feslerinden ve kavuklarından, mezar taşlarında dahi vazgeçmemişlerdi.

     Kavukların şekli, her sınıf ve mesleğe göre değişiklik arz ederdi. Bir şahsın sâdece kavuğuna bakarak onun mesleğini ve mevkîini tespit edebilirdiniz. Zîrâ başka mesleğe ya da rütbeye âit kavuğu giymek yasaktı. Her zümrenin kavuğu, kendine âit renkteki sarıkla sarılırdı. Meselâ yeşil sarık, sâdât-ı kirâma mahsus olduğundan, başkası bu renk sarık kullanamazdı. Peygamber soyundan gelenlere mahsustu yeşil sarık. Bunların dışındaki herkes beyaz sarık kullanırdı. Arada az da olsa sâir renkteki sarıklar da bulunuyordu.

     Vüzerâ ve küberânın kavukları Hind kumaşından, halkın kullandığı kavuklar yerli kumaştan mâmûldü. Hind kumaşı değerli olduğu için “Bulunmaz Hind kumaşı” tâbiri günümüze kadar gelmiş.

     Tarikat erbâbının sarıkları, renkleriyle de birbirinden ayrılıyordu: Yeşil sarık Kâdirî, siyah sarık Rufâî, kırmızı sarık Bedevî tarikatı dervişlerine mahsustu. Mevlevî derviş ve şeyhlerinin sarıkları da yeşil-beyaz olurdu.

     KAVUK İSİMLERİ

     Kavukların şekillerine ve cinslerine göre ayrı ayrı isimleri de vardı: Kânûnî Sultan Süleyman’dan, Sultan 2. Mahmut’a kadar Osmanlı pâdişahları tarafından giyilen kadifeden sivri tepeli 3 sorguçlu, Kânûnî tarafından ilâve edilen 3 dilimle “Yusufî” adını alan kavuk, devlet-i âliyede yüksek makam sâhibi olanlara mahsustu ( Resmî günlerde sorguçlu, sâir günlerde sorguçsuz olarak giyerlerdi pâdişahlar ). Sultan 3. Murat’ın, babasının cenâze töreninde giydiği “Çalma Kavuk”, Sultan 4. Mehmet zamanında ortaya çıkan ve pâdişâhın bizzat giydiği tek sorguçlu “Dardağan Kavuğu” geceleri giydikleri çintemânîli, kırmızı renkli “Hünkâr Takkesi”, pâdişahların küçük kızları tarafından giyilen çiçekli, telli, hatâî, “Hanım Sultan Başlıkları”, kırmızı börk üzerine perişânî sarıklı, çelenk sorguçlu “Şehzâde Kavukları”, kızlarağasının giydiği düz ve uzun, Yavuz Sultan Selim’in îcâdı olan ve ismini O’ndan alan “Selîmî Kavuk” ( Bu kavuğu vezirler, hükümet ricâli, saray erkânından bâzıları, hattâ pâdişahlar dahi giyerlerdi ), Sultan 1. Murat’ın îcâdı olan, silahtar ağalarının giydiği “Üsküfî Kavuk”, Sultan 4. Mehmet zamânında giyilmeye başlanan, kaptanıderyâlara mahsus “Paşâî Kavuk”, sadrazamların giydiği “Kallâvî Kavuk”, defter emînlerinin giydiği “Horasânî Kavuk”, nişancılar ve kâtiplerin giydiği “Kâtibî Kavuk”, reisülküttapların giydiği “Kalensöviye-i Tavîle Kavuk”, Kânûnî döneminde kullanılmaya başlanan, ilk defâ defterdarların, zaman zaman pâdişah ve sadrazamların da giydiği “Mücevveze Kavuk” ( pâdişahlarınki sorguçlarla süslenir, vezirlerinki ise dilimli ve daha uzun olurdu ), ve divanda, resmî günlerde şeyhülislâmlar ile hekimbaşıların giydiği “Örfî Kavuk” ( biri imanla biri canla uğraştığı için aynı kavuğu giyiyorlar ) vs.

     Bütün bunlardan başka “Selîmî”, “Perişânî”, “Kubâdî”, “Azamî”, “Kafesî”, “Destârî”, isminde kavuklar da vardı.

     Giyenlerin mesleklerine göre isim alan kavuklar da şunlardı: “Ulemâ Kavuğu”, “Esnaf Kavuğu”, “Hasoda Kavuğu”, “Enderun Ağası Kavuğu”, posta tatarlarının kullandığı “Peyk Kavuğu”, küberâ hademesine mahsus “İçağası Kavuğu”, ulemâ hademesine mahsus “Çuhadar Kavuğu”, Enderun cücelerine mahsus “Cüce Kavuğu”, harp okuluna devâm eden şehzâdelerin kullandığı “Zâdegân Kavuğu”, Enderun içoğlanlarının giydiği “Zerduz”, yeniçerilere mahsus “Börk”, yeniçeri ağalarının giydiği “Kalafat”, yeniçeri soytarılarının giydiği “Soytarı Kavuğu”, yine yeniçerilere has “Sarıkız Pırpırı Kavuğu” ve “Sarkıtma Üsküfî Kavuğu”, silahtarbaşının giydiği “Üsküfî Gülgûnî Kavuğu”, mevlevîlerin kullandığı deve tüyü renkli “Mevlevî Sikkesi” vs.

     Gayrimüslimlere gelince, onlar da tatarlar gibi samur kürkten kalpak giyerlerdi. Hıristiyanlar mâvi, Yahudiler sarı takke giyerken, 1592 den îtibâren ( Sultan 3. Murat ) Hıristiyanlar siyah, Yahudiler kırmızı takke giymeye başladılar. Bir süre sonra da Yahudi takkeleri ( kipa ) mora dönüştü.

     İMTİYAZLI KAVUKLAR

     Husûsiyle yeniçerilerde imtiyazlı kavuklar da vardı. Meselâ “Çifte Kalafat Kavuğu” da denilen “Serdengeçti Kavuğu” aslâ başkaları tarafından giyilemezdi. Serdengeçtiler, yeniçerilerin fedâileriydiler. Sayıları 3000 in üzerindeydi. Ölenler şehit olur, sağ kalanlara “Serdengeçti Ağa” diye hitâb edilirdi.

     Yeniçerilerin içinde tüyü bitmemiş, genç ve yakışıklı olanlarına da “Civelek” denirdi. Bunların ilk görevleri, mutfakta aşçı yamağı olmaktı. Sokakta gezerken, husûsiyle geceleri tâcize uğramamak için yüzlerini peçeyle örterlerdi. Giydikleri kavuğa da “Civelek Kavuk” ya da “Dolma Kavuk” deniyordu.

     Bâtıl inançlara saplanıp kalmış yeniçeriler de vardı ki, buna en iyi örnek; seğirdem ustalar. Evvelâ kavuklarını târif edelim ki; yolda gördüğümüzde onları tanıyıp, zinhar at arabalarının önünden geçmeyesiniz. Külâh şeklinde fakat birbiri üstüne kat kat yükselen başlık, yeniçeri seğirdem ustalarının giydiği kavuktu. Seğirdemlerin vazîfeleri, Yedikule’den yeniçeri kışlalarına et götürmekti. Et götürürken, atlarının önünden geçilmesini uğursuzluk sayarlar, geçen olursa îdâma götürecek kadar hâdiseyi büyütürlerdi. 1811 senesinde bâtıl inanç uğruna böyle bir cinâyet işlenmişti. Beygirlerinin önünden geçen birini himâye etmeye kalkıştı diye zavallı bir imamı linç ederek öldürmüşlerdi seğirdem ustalar. Kavukları da bâtıl inançları gibi çok çirkin.

     KAVUKTAN FESHÂNE’YE

     Sultan 2. Mahmud’un kıyâfet devriminden nasîbini alan kavuklar, yerlerini fese terk edince, bu fesler de pâdişahların isimleriyle anılır oldular: “Mahmûdî Fes”, “Mecidî Fes”, “Azizî Fes”, “Murâdî Fes”, “Hamîdî Fes”, “Reşâdî Fes” gibi.

     Pâdişah isimleriyle anılanlardan başka, “Zuhaf”, “Sıfır”, “Kurna”, “Şılk”, “Âlî” gibi isimler de fes isimleri olmuştu değişik dönemlerde. Sultan 2. Mahmut Han’ın, yeniçeri ocağını kaldırdıktan sonra kurduğu “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye” isimli ordunun askerlerinin giyeceği fesleri îmâl etmek için de Eyüp”te Haliç sâhillerindeki feshâne inşâ edilmişti.

     FESLERİN RENKLERİ

     Kiraz rengindeki feslerin püskülleri de siyahtı. Yalnız Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye isimli ordunun askerlerinin giydikleri fes, mavi püsküllüydü. Külhanbeylerinin fesleri ise siyah denecek kadar koyu vişneçürüğü rengindeydi. Son dönemlere kadar külhanbeyleri ile yangın köşklüleri tarafından giyilmişti bu renk fesler.

     KAVANOZ AHMET PAŞA

     Fesiyle ün yapmış devlet erkânı da vardı Osmanlıda. İşte onlardan biri de Kavanoz Ahmet Paşa. Top gibi yusyuvarlak bir görüntüye sâhip olan tombul sadrazamımız, fesini de başına koyunca tıpkı bir kavanoz gibi görünüyordu. Başındaki fesi de kavanozun kapağı.

     PÜSKÜL TARAYICILAR

     Sultan 2. Mahmut’un, yeniçeri ocağını kaldırdıktan sonra, ata bindiği zamanlarda giydiği fes, ilk merâsim fesiydi. 1829 da fesin giyilmesini ferman buyurduğunda giyilen ilk fesler, bol püsküllüydü. Siyah ipekten püskülleri, fesin tamâmını kaplıyordu. Bu yüzden, rüzgârdan dağılan kâküller gibi karmakarışık hâle gelen bu püskülleri taramak için de, şimdinin boyacı çocukları gibi, sokaklarda, çarşılarda, ellerinde tarak, püskül tarayıcılar türemişti. Şimdikilerin “Boyayalım âbi” sözlerinin yerine “Tarayalım âbi” diyen, başta Yahudi çocukları olmak üzere bir çok gayrimüslim veled, bunu bile kendilerine geçim kaynağı hâline getirmeyi başarmışlar, bir kere daha sineğin yağını çıkarmışlardı. Yağ dedim de, şunu da söylemeden geçemeyeceğim; Bazı sokak berduşlarının feslerinin, husûsiyle alın kısımları, yağlı saçları sebebiyle zamanla öyle kirlenir, öyle yağlanırdı ki, değil o fesi başınıza koymak, gözünüze iliştiğinde bile, iyi ve sağlam bir mideye sâhip olmanız gerekirdi kusmamanız için.

     Daha sonraki zamanlarda Sultan 2. Mahmut, rüzgâr ve yağmurlarda dağılıp çok çirkin görünen püsküllerin örülmesi ve güzel bir görünüme kavuşması için bir ferman yayınlayarak bu hususu da nizâma bağlamıştı. Böylece püskül tarayıcılar, kendilerine başka geçim kapıları aramak zorunda kaldılar.

     Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye isimli ordunun askerlerinin giydikleri fes, mavi püsküllüydü. Sultan Abdülmecid döneminde halkın giydiği feslerin, ipekten upuzun püskülleri vardı.

     Sultan Reşad döneminde çıkan 1. Cihan Harbi’nde, askerinden paşasına kadar tüm Osmanlı ordusunun giydiği başlığın ismi “Enveriye” idi. Kurtuluş savaşında da mahrûmiyetten giyilmişti bu enveriyeler, askerlerimiz tarafından.

     FESLİ KAVUKLU MEZAR TAŞLARI

     Osmanlılar, feslerini, kavuklarını öldükten sonra da çıkarmadılar başlarından. Osmanlı mezarlıklarında dolaşırken, sanki canlılarmış gibi bir hisse kapılıyor insan. Fesleriyle, kavuklarıyla, taçlarıyla, sorguçlarıyla, kalabalık bir grubun ortasında kalıveriyorsunuz. Sultan 2. Mahmut’tan önceki mezar taşları oldukça sâde, 2 yuvarlak sütun şeklinde iken, 2. Mahmut’un gelmesiyle mezarlıklar şenleniyor, kavuklarla, feslerle, taçlarla, çelenklerle doluyor.
 
     İLK FES FAS’TAN

     Kaptanıderyâ Husrev Paşa, bir sefer sırasında, Fas’ta insanların başlarına kırmızı kırmızı başlıklar taktıklarını görür. Çok beğendiği bu başlıkları kendi leventlerine de taktırır. Pâyitaht İstanbul’a döndüğünde, Sultan 2. Mahmut, Husrev Paşa’nın leventlerini fesleriyle görünce çok hoşuna gider. “Bunları bizimkilere de giydirsek” diyerek Fas’a sipâriş verilir. İşte fes, Osmanlıya ilk bu şekilde gelmiştir.

     Yenilikçi pâdişah 2. Mahmut, Osmanlıya getirdiği fesi, kendisi de giydi. Bundan sonra artık pâdişahtan halka kadar tüm Osmanlı erkeklerinin başının tâcı oldu fes. Batılı bir seyyah, İstanbul’a ilk geldiğinde fesli Osmanlı erkeklerinin nasıl dikkat çekici olduklarını şu cümlelerle anlatır: “İstanbul’a ilk geldiğimde kırmızı fesli Osmanlıları görünce kendimi gelincik tarlasında gibi hissettim.”

     Sultan 2. Mahmut’tan önce Osmanlıda, halktan pâdişâha kadar herkes kavuk ve sarık gibi başlıklar kullanırken, Sultan Mahmut’un yenilik hareketiyle pâdişah dâhil herkes fes giymeye başlamıştı. Lâkin Sultan Mahmut’un kıyâfet devrimi yapmadan öncesinde kavuk giydiği bir dönem de olmuştu. İşte o döneme âit bir garip hâtırâ:

     KELLE KURTARAN KAVUK 

     Sultan 2. Mahmut döneminde 15 yıl arayla 2 defâ sadrazamlık yapmış olan Mehmet Emin Rauf Paşa, boylu boslu ve oldukça yakışıklıydı. Sadrazamların giydiği kallâvî kavuk çok yakışırdı o güzel başına. Fakat Sultan Mahmut dönemine yakışmayan bir de rakîbi vardı ki düşman başına.

     Bu genç sadrazam, her işine karışan Nişancı Hâlet Efendi denilen lânet herifle mücâdele ederken tek başına, bir yandan da Sultan Mahmut’u iknâ etmeye çalışıyordu ki, halk tarafından “Devlet Kâhyâsı” lakâbı takılan bu adamı tard edip vazîfesinden azlede. Hattâ İstanbul’dan sürgüne gönderilmesini dahi istemişti. Lâkin… Düşman uyumuyordu. Aynı anda bir tuzak da Hâlet Efendi hazırlıyordu bu genç sadrazamı devirmek için.

     Çok zaman olduğu gibi yine kurnaz ve sinsi nişancı, sadrazama gâlip geldi. Genç sadrazam azledildi. Sürgüne gönderilmek üzere Balıkhâne Kasrı’na indirildi. Hakkında verilecek hükmü, kelle koltuğunda endişe ile bekleyen Rauf Paşa’nın, karşısında Bostancıbaşı Abdullah Ağa’yı görüverince, ölüm korkusundan erkekliğini dahi kaybettiği söylenir.

     Bu sırada Hâlet Efendi de sarayda idi ve pâdişâhı, sadrazamını îdâm etmesi için iknâ etmeye çalışıyordu. Genç sadrazam için îdam fermânını alacağından o kadar emindi ki, Bostancıbaşıyı Balıkhâne Kasrı’na gönderen de O idi.

     Lâkin pâdişâhı iknâ ne mümkün. Yakışıklı sadrazamı için şöyle demişti Hâlet Efendi’ye: “Kallâvî kavuğun böylesine yakıştığı bu başa kıyılır mı? Sürgün edilsin kâfî.”

     Rauf Paşa kendisini bekleyen çektiriye binerek Sakız Adası’na sürgüne gitti. Aradan yıllar geçti.

     15 yıl sonra aff-ı şâhâne ile yeniden pâyitahta dönen Rauf Paşa, hem Sultan Mahmut, hem de Sultan Abdülmecid zamanlarında tekrar sadrazamlık yaptı. Lâkin Rauf Paşa, yaşadığı ölüm korkusunu ve sürgünde geçirdiği çile ve ıstırap dolu yıllarını hiçbir zaman unutmadı. Bu yüzden toplantılarda, devlet işlerini görüşmelerde hep sustu, hep sessiz kaldı. Kendi görüş ve düşüncelerini hiçbir zaman ve hiçbir yerde açıklamadı. Bu uzun sessizliği ve suskunluğu sebebiyle dostlarından biri bir ara, bunca bilgisi ve tecrübesine rağmen, neden hiç konuşmadığını ve mühim meselelerde dâimâ sessiz kaldığını sorunca şöyle cevap vermişti acı acı gülümseyerek: “Şu zamandan sonra beni Kallâvî Kavuk bile kurtaramaz”

     HEM SÜRGÜN HEM ÎDAM 

     Peki Hâlet Efendi kurtulmuş mu? Eskilerin eskimez sözü: “Men dakka dukka” Ömrü başkalarının kuyusunu kazmakla geçen Hâlet Efendi kazdığı kuyuya düştü. O’nun başından geçenler de şöyle:

     Mevlânâ Hâlid Bağdâdî hazretlerinin aleyhinde, Pâdişah 2. Mahmut’a yine fermanlar çıkartmak için uğraşırken pâdişâhın sert tepkisine tosladı:

     —Efendi! Böyle âlim ve Allah dostu zevâttan zarar gelmez. Zinhar onlara ilişmeyesin.

     Bu konuşmalar, Mevlânâ Hâlid Bağdâdî’nin kulağına gidince, Sultan 2. Mahmut için duâ etmiş, Hâlet Efendi’yi de Hz. Mevlânâ’ya havâle etmişti.

     Duâ hedefini buldu. Hâlet Efendi, Mora isyânı sebebiyle Konya’ya sürgüne gönderildi. Arkadan îdam fermânı geldi. Hz. Mevlânâ cezâsını vermişti. Ölümünün ardından şu beyit yazıldı Hâlet Efendi için:

     Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur
     Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehli kubur 

                                                                     MAHMUT SAMİ ŞİMŞEK
                                                                                  23-02-2010



BU YAZIYI PAYLAŞ



 Yazan : admin | Okunma : 11029 |        Yorum ( 0 )             
» YAZIYA YAPILMIŞ YORUMLAR
Henüz Yorum Yazilmamis.
Siz birtane yazin..


Yorum ekleyin..(Sadece üyeler)
Yorum :